achmeth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
achmeth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0 kez ağzı olan konuşmuş

ee ne olacak şimdi?

kelimenin tam anlamıyla boşlukta olma durumu. hatta aynı zamanda hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anlardan birisini canlı canlı yaşama durumu.

şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz.... bu şarkıyı ilk söylememden bu yana 18 yıl geçmiş. o zaman her şey oldukça uzak gözüküyor insana. neticede tüm dünyası okul yolu, mahalle arası ve hayalini kurduğu bisiklet olduğundan çok da sorun etmiyor bu tip kavramları. kızların saçını çekip, önümüze gelene yüz tekme gibi salakça nakaratlarla grup halinde yürümek daha önemli geliyordu o zamanlar.

ilkokul devam etti, haydi oğlum, anadolu lisesi sınavı, özel okullar sınavı, cart sınavı, curt sınavı derken beden dersleri gitti sınavlar geldi yerine. olsun ama hala okuldan çıkınca top oynamak daha önemli bir yer tutuyordu. o zamanlar playstation ya da bilgisayar yok* haliyle bizim için pes sokakta oynanan kadar. gerçi isimler gayet türkçe ama olsun şimdikilerden çok daha güzeldi.

ortaokula geldik sonra, 3 sene. anadolu lisesi'ni kazanamamışlığın ince ezikliği ilk hafta ortadan kalktı. arkadaşlık ilişkileri önemli hala. hayat kavramının çapı genişlemek birlikte kapsamı çok da genişlemiş sayılmaz.

ve lise. ah lise ah. cemil cümle için çok şey ifade etse de benim için pek de güzel sayılmadı hiç. oldukça popüler ve güzel bir liseye gittim ama o kadar. fazlası olmadı. hemen herkesle ortak olan ise en hasından arap tayı kıvamında sınav derdine düşmüştük.

işte bu yüzden üniversite hemen her ergene bir umut kapısıdır. liseden sonra üniversite cennet gibi gözükür. ortam, büyümüşlük fikri, il dışındaysa kendi ayakları üzerinde durma kavramı daha neler neler. sonra geleceğe dair hayal kurmak falan. tonla ekşın yani. düşünüyorum da hakikaten güzel lan. konserler, şenlikler pehh...

ne demiş oracle* başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. bitti lan. ee ne olacak şimdi? yani bu mudur? hazırlık dahil toplamda 5 yıllık süreç bitiyor. başlarken hayali kurulan iş hayalleri gerçek bile olsa ne farkeder yahu? okul bitiyor. gecelemeler bitiyor. okul muhabbeti bitecek. "hocam yerime imza atarsın ok?" sonlanacak.

mesele şu ki, öğrencilik insanı hayattan bir şekilde uzaklaştırıyor. iş -ki şu kriz denen süreç içinde gayet zor ya neyse- buldun diyelim, öğrencilik hayatı bitiyor yahu. yani artık çocuk değilsin. sorumlulukların var. işe giderken iş arkadaşına "aga ben gelemeyecem yerime bi imza at" diyemezsin. ya da kafan sıkıldığında çıkıp gidemezsin. öğrenci evi denen kavram ortadan kalkıyor bir kere.

yüksek lisans yap, doktora yap değil mi? iyi de onlar okuldan sayılmaz bu bir. ortalaman var mı diye sorsana bir de arkadaşım. anca yap da yap. hey yarabbim. deli olmak işten değil.

neyse ne yapalım biz de askere gideriz. tabur kalk! emir eri olmak için zaten bunca eğitim. kısa mısa olur mu lan. ordunun bize ihtiyacı var. dört yanımız düşman dolu. türk'e türk'ten başka dost yok!

0 kez ağzı olan konuşmuş

öptüm lan

mariachi denen birayı içmedim. ki içeceğimi de sanmam. bira benim için tombul şişedir neticede. ama sitesindeki advergame'e bakmadan edemedim. daha önce sinemada gördüğüm tahrik edici(yani bildiğin klasik) reklamı ile aynı reklamı koymuşlar yahu. neyse fotomu yükledim ve hatunu öptüm. holey!! ne oldu şimdi ya?

la bu tıpkı behlül bihter'i öpünce biz de öpmüş sayıldık hesabı oldu ya neyse...

http://benolsaydimoperdim.com/?mId=30355830.3

ahan da öpücüğün belgesi.

0 kez ağzı olan konuşmuş

sabah, balkon, çıplak ayak


sabahın köründe kalktım yine her zamanki gibi. sabah çiyi düşmüş etrafa hoş bir serinlik var. tam sigara içilecek hava dedim yaktım bir tane. hani öldüğüm falan da yok ama nedense gözlerimin önünden geçti geçmiş günler. yalın ayak duruyordum balkonda ondandır dedim umursamadım. lakin sonradan farkettim bu geçen şey film değildi, kısa filmler gibi ama tam olarak öyle de değil. başlıyor ama nihayete ermiyor bir türlü. hep yarıda kalıyor. hani sonlarının nasıl olduğunu kestirebilsem tamamlıyacağım da bir fikrim yok ki!

ukte formunda hepsi, başlıkları hazır lakin tanımları yok. birisi tamamlar mı belki o zaman ben de coşar yazarım bir şeyler diye düşündüm lakin kimse ilgilenmedi. zaten ilgilenmeleri de gerekmiyor da maksat suçu başkasına atıp yükten kurtulmak. suçu başkasına atınca vicdanı rahatlıyor insanın. umursamıyor hatalarını. lakin kimse de suçu üstlenmeyince işte o zaman kötü koyuyor adama. işte o zaman, sabah çiyi düşmüş balkonda yalın ayak dikilirken filmler gözünün önüne geliyor. başı olan sonu olmayan, konusu anlaşılmayan.

ilk sigarayla bunları düşünüyor insan, sonra ikinci sigarada daha da kötüleşiyor durum bariz titremeye başlayınca kafa da sallanıyor anlaşılan düşünceler berraklaşıyor galiba. çaresizlikler geliyor aklına insanın. sorumluluk ne boktan şeymiş hocam? sorumluluk bokuna hayallerden vazgeçmek ne sikko durummuş. yahu birileri bana bunu deseydi hiç girişmezdim onca sorumluluğun altına! bak yine başladı aynı döngü, neden suçluyorsun başkalarını? sen farkına varmadıysan neden uyarsınlar ki? senin hayatın hakkında başkalarının yardımına neden ihtiyaç duyuyorsun ki?

üçüncü sigarada insan anlıyor sigaranın bokunu çıkardığını. aç karnına hem de soğukta, hem de balkonda üstüne yalın ayak cidden boku çıkıyor. ama ne yaparsın aydınlanma denilen hadise zor zenaat. nerede ne zaman geleceği belli olmuyor. geldiği zaman yanında zatürreyi getirirse de bir şey diyemezsin yani. neyse üçüncü sigaranın aklına getirdiklerine gelelim şimdi. üçüncü sigaranın aklıma getirdiği şey artık daha fazla sigara içmeden zıbarıp uyumam gerektiği.

7 kez ağzı olan konuşmuş

neticede

neticede hayat yorucu şey azizim. sabah kalkıyorsun, her zamanki ritüelleri yerine getirdikten sonra askıda beklettiğin o güne özgü ya da her zamanki ifadeni takınıp bırakıyorsun kendini akışa...

neticede akış bu. kontrolsüzce sürüklenme durumu söz konusu. her ne kadar akış kontrolsüzce ve özellikle senin kontrolün dışında olsa da, sen asla ama asla ifadenden ödün veremezsin. neden? koruman gereken ama iyi ama kötü bir imajın var. sanma ki susuzluk her şey, imaj hiçbir şey. tam aksine imaj her şey gerisi hava civa. imajını muhafaza etmen şart, çünkü ispatlaman gereken çok şey var etrafına...

neticede kendi hayatını yaşamayı değil, başkalarınca beğenilmesi amaçlanan bir hayatı istiyorsun. hem dert edilecek bir hadise değil. neticede pazarlamacılar ve toplum mühendisleri sağolsun herkese uygun bir kalıp bulunur oldu günümüzde. kimlikmiş, sana özgüymüş, bana özgüymüş... ne önemi var ki? kalıplara uysun yeterli.

neticede metamız olması gereken nesnelerin metası olarak devam ediyoruz "yaşama"ya. daha çok bağlantı içinde olmak marifet sayılıyor ayrıca. facebook'ta kaç arkadaşın var? 200? 300? daha fazla? sahi kaç kişiyle aktif olarak görüşüyorsun? listende yer aldığı halde gün içinde görüp selam vermediğin kaç insan var? ama bunların önemi yok ki. genel kalıp olabildiğince çok bağlantın olmalı diyorsa, olacak. aykırılık değil ortaklık esas olan.

neticede sen kendine özgü bir birey değil, kitlenin beklentisine uygun bir dişlisin. amaç makinenin dönmesi, doğru amaç için çalışması değil. sadece çalışması. ailen sana kafalarındaki kaderi biçer, kız arkadaşın ya da erkek arkadaşın senin için tüm geleceği parseller, iş yerin hayatının geri kalanını ipotek altına alır, devinim içinde hiçbir şeye hakettiği kadar önemi vermeden sürdürüp gidersin günlerini...

neticede, neticede kapılma bu düzene. nehrin içindeki bir kayanın üzerine çık. etrafına bakın. bak bakalım ne göreceksin? kalıplar senin ifade etmedikçe içinde barınma ama sırf bir şeyin içinde barınmak için de kabullenme kalıplarını. etrafının sana biçtiği hayatı değil, kendi istediğin hayatı yaşa. sırf çevrendekiler istiyor diye bir ilişkiye devam etme ya da konuşmak istemediklerinle konuşma...

neticede hayal kurmak güzel ne de olsa...


kağıda karalananlar
mayıs'09

8 kez ağzı olan konuşmuş

olmaz yanlış. ııhh!!!

olmaz olamaz imkansız benimsin... böyle miydi yahu bu şarkı? neyse. önemli de değil zaten. bir yerden başlamak lazım diye bunu kullanıyorum. hem ne demiş oracle ablamız. başlangıcı olan her şeyin sonu da vardır. yani meraklanmayın bu saçmalamalar güruhunun da bir sonu olacak. ama ne zaman? azz sonra!!

bu yazı sırf andromeda'nın dırdırmatik özellikli çenesinden bir nebze olsun nasiplenmemek adına tuşlanmış olup, üyesi olduğum hiçbir platformda gerek konseptleri gereği, gerekse de bu yazı profiline uygun başlık olmamasından ötürü yer almayacaktır.

zaten bu yazının bir amacı da yok. şimdi başlıyorum. hazır mısınız? ha bu arada okuyan olursa baştan sona haber etsin. kendisine sürpriz ödüllerim olacak. vallaha.

bu kadar güzel olmaya hakkı olamaz onun. evet olamaz. hayır olamaz. gitmeli artık buralardan bak şiir bile buldum hatta o'nu bıraktım şiire aşık oldum. ama cemal süreya'ya değil. o kötü eder adamı. neticede mutlu olmayı kim istemez ki, ama mutsuzluğa da var mısın sorusu var onda ve fatal error verir adamda animallah. ben onunla ilgili feyzbuh aleminde ne var ne yok siler süpürürken, eldeki avuçtaki her nevi dokümanı hatmederken o gezemez öyle ortalarda.

şimdi ne oluyor dediniz kanımca. ne bu paragraf. tanıtayım kendisi kağıda alınan notlar serisinden. şubat 2008'de karalanmış. kanımca otobüste olmuş çünkü o yazıyı başka türlü yeniden oluşturamam.

insanoğlu ne garip değil mi?-bak yine aynı kalıp. bundan sıyrılmam lazım. yazı içinde soru sorup cevaplamak benim isyanım oldu resmen.- hayır ama cidden garip. vallaha. yani bir yıl öncesi ile şimdisi arasındaki değişimi ileri sarma tuşu olsa da görsek. altımıza sıçarız gülmekten. değmez hiçbir şey bu hayatta iki damla göz yaşına. al bunu da yazın mezar taşıma beğendim cidden.

şimdi sözü can yücel'e bırakırken bir sonraki zırvalama eyleminde görüşmek üzere diyorum. esen kalın...

ağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"o olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
demeyeceksin işte.
yaşarsın çünkü.
öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
çok sevmeyeceksin mesela. o daha az severse kırılırsın.
ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
çok sevmezsen, çok acımazsın.
çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
senin değillermiş gibi davranacaksın.
hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
çok eşyan olmayacak mesela evinde.
paldır küldür yürüyebileceksin.
ille de bir şeyleri sahipleneceksen,
çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
gökyüzünü sahipleneceksin,
güneşi, ayı, yıldızları...
mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"o benim." diyeceksin.
mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
mesela gökkuşağı senin olacak.
ille de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
mesela turuncuya, yada pembeye.
ya da cennete ait olacaksın.
çok sahiplenmeden,
çok ait olmadan yaşayacaksın.
hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
ilişik yaşayacaksın.
ucundan tutarak...

4 kez ağzı olan konuşmuş

sebepler, sonuçlar bu bitmez bu sorular

"hayatta hiçbir şey sebepsiz değildir, vardır bir alamet-i farikası" demişti yakın bir arkadaşım. alamet-i farikası nedir bilmem ama insanı ümitsizliğe ve mutsuzluğa sürükleyen bu alameti çözmek olsa gerek.

alametin ardında yatan sebeplerin kendine haslığı ve durumsallık yaklaşımına %100 uygunluğu bir başka problem olsa gerek. siz sorarken neden böyle oluyor diye, o gerekli koşulların oluşmasını bekler. bir nevi şartların olgunlaşması hadisesi.

lakin sorunun kaynağındaki bir diğer hadise bu şartın olgunlaşmasına kadar geçen süre. sabreden dervişin ya muradına ereceği ya da beklemekten mefta olacağı süre...

şubat 2009


0 kez ağzı olan konuşmuş

cevabı olmayan sorular



hah iki yanıma soru işaretlerini alınca başlıkla uyum içinde, ahenkle dans edercesine tuşluyorum klavyemin kirden yazıları okunmaz olmuş tuşlarını.

daha girişinden itibaren sarmalı bir yazı. balık baştan kokar hesabı, baştan sarmalı sarmalamalı. okuduğun zaman bir sonraki cümleyi merak eder bulmazsan kendini, olmamış demektir o yazı benim nezdimde. ha nezdimin önemini nezdimden başkası bilmiyor ama olsun burada amaç neticede nezdimin nezdime ifade ettiği önemin derecesini yansıtabilmek. nasıl da seri saçmalayabilitem var değil mi?

güneşli bir pazar günüydü, izmir için en azından. izmir atatürk lisesi'nin arka bahçesinde dev çam ağaçlarının altında oturması gerçekten eğlenceliydi. geleneksel pilav gününe mezuniyetimin üzerinden 6 yıl geçtikten sonra katılmaya karar verdiğimden okuldaydım. zaman nasıl geçiyor derler ya, onun ne anlama geldiğini öğrenmesi garip bir şeymiş. enteresan.

pilavı yedim, sınıfları gezdim, birkaç eski arkadaşla karşılaştım. hepsiyle kısa havadan sudan konular içeren ve sonra görüşülmeyeceğini bildiğin halde "sonra görüşürüz" şeklinde bitirdiğim kısa sohbetlerde bulundum. garip.

beraber geldiğim iki arkadaşımla, ki birisi kız arkadaşım-mı?öyle mi sahi? başlığa geçiş zamanı geldi artık değil mi-, okuldan ayrıldık kordon'a indik. hani hava güzel, birer kahve içelim diye.

kahveler içildi, konuşmalar yapıldı, kız arkadaşım-mı?- olmnayan arkadaş ayrıldı yanımızdan. başbaşa kaldık. hafızamın balıklarla kapışmasından olsa gerek, net hatırlamıyorum konuşmayı ama aklımda kalanı biliyorum.

cevabı olmayan bir sürü soru.

insan neden bilmez ki sahi soruların cevaplarını. garip-başlık garip de olabilirmiş aslında- cevabı olmadığı için elbet ama niye olmaz ki cevabı sorunun? yalan demek olmaz, işin doğrusu ise düşünmedin cevabı. bilmiyorsun işte. sustukların cevaptan sayılmaz, karşı taraf sana cevap bekleyen gözlerle bakar. sessizlik oluşur, sessizlik anı ile yarattığı ilişki arasında korelasyon vardır. logaritmik artış gösteren bir ifadedir bu süreç. sessiz kaldıkça darlanırsınız. zaman kazanmaya çalışırsınız. neticede hoca çalışmadığınız yerden patlatmıştır soruyu. geçiştirmek hiç olmaz, geçiştirdiğiniz her soru size yol su elektrik olarak geri döner.

öff sıkıldım, şimdilik iyi geceler...

0 kez ağzı olan konuşmuş

657'ye tabi devlet memuruyum. zihniyetim de ahan da burada.

miras niyetine de çocuğuma bıraktım. neyi mi? memur çocuğu zihniyetimi pek tabi ki. hala kafası karışık olan varsa ahan da akademik tanımla başlayayım yazıma. memur çocuğu zihniyeti, ana babasından birisi memur olan çocukların içinde gün geçtikçe büyüyen zihniyet ve bu zihniyetin yol açtığı hareketler bütünüdür. ana babadan birisi dedim çünkü ikisi birden memur olursa çocuk o zaman durumu iyi aile çocuğu zihniyetine sahip oluyor.

memur adamın iki yakası bir araya gelmez, hele bir de namuslu tayfadansa vay çoluğunun çocuğunun haline. çektikleri çekecekleri çilenin bini bir para. içine işleyen garantici davranma dürtüsü ile memur çocuğu atılımcı, girişken yapılı olma özelliklerinden ta yolun başında feragat etmiştir.

onun için önemli olan yegane hadise götünü sağlama almaktır. örnek mi istediniz? hemen verelim. arada olur hani sayısal bilmem kaç hafta devreder, milli piyango'nun yılbaşı çekilişi vardır, haberlerde konu belli olur. muhabirler nimet abla denilen milli piyango bayisinin önünde milletle sohbet ederler. teyzeler ve onların torunları, memur olduğu elindeki sefer tasından ve yıpranmış gömlek yakasından belli amcalar, üstü başı memurluk kokan çocuklara sorarlar.

ne yaparsın büyük ikramiye çıkınca?
bir ev, bir araba alırım, bir kısmını faize yatırırım, yardımda bulunurum.

hemen herkesin cevap ya bunun aynısı ya da fazlalıklarından arındırılınca bu olacak şekildedir. alın işte, zihniyet hayalleri bile kuşatmış. hayallerde bile garanticilik anlayışı hakim. arkadaş kamyon dorsesi kadar paran olacak diyoruz, ev alırım araba alırım diyor.

memur çocuğu zihniyetine sahip olmak, yanında default özellik olarak ezikliği getirebilir. alıcınızın ayarı ile oynamayın. fabrika çıkışı eklendiyse ayıramazsınız ikisini birbirinden. ha ayrılmışsa şanslısınız demektir. piyango ikramiyesiyle ne yaparsınız sorusuna bir de yazlık ilavesi yapabilirsiniz. beklemeyin fazlasını.

4 kez ağzı olan konuşmuş

tanımsız


pazar günü, en sevmediğim gündür. kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum. öyle böyle değil yani. hafta 6 gün olsa ve pazar olmasa tarifi mümkün olmayan sevinçlere gebe kalabilirim, erkek olmama rağmen.

sabah kalkıyorum, kahvaltımı yapıyorum ama pazar gününün o kendine has kötülüğü çıkmak bilmiyor içimden. evin her yerinde, her şeyde günlerden pazar olmasını sindirememiş olma duygusu akıyor sanki. kabullenemiyorum. salakça mı? %100. ama böyle işte.

zaten günlerdir düşüncelere dalmış vaziyetteyim. felsefe konularına daldım ama laf olsun diye değil. okulun bitmesinin yaklaşmasının mı yoksa gelecek dediğim zerzevatın şimdimden fazlasını sunmadığını idrak etmiş olmamdan mı bilinmez derin bir durgunluk hali içindeyim.

öyle bir durgunluk hali ki tek yapabildiği favori sorum olan "neden?" diye sorabilmek. neden? hemen her şey hakkında neden sorusunu sorar oldum. o kadar salakça konular hakkında sormaya başladım ki olmasını beklemediğim akıl sağlığımdan hepten şüphe eder oldum.

geleceğin hakkımda iyi şeylere gebe olmadığını, vakti zamanında gebeyse bile çoktan kürtaj yaptırdığını anladığımdan mı bilinmez, eskiyle daha bir hesaplaşır oldum. eskiler aklıma geliyor. orada kalıyor gitmek bilmiyor. nedenler, niyeler, niçinler... o zaman neden bunu yaptın? niye bunu dedin? şunu şöyle yapsaydım acaba nasıl olurdu? macera tüneli serisi vardı eskiden. ben orta okuldayken galiba. kitap bildiğiniz sırada ilerlemezdi. her sayfanın sonunda seçenekler olurdu. şunu yapmak istiyorsan şu sayfaya, bunu yapmak istiyorsan şu sayfaya git gibi. her kitapta ortalama 20 farklı son bulunurdu. kimisi iyi, kimi kötü. işte şu ara hayatımın bir macera tüneli kitabı gibi olmasını istiyorum. her günü, her anı, her tercihi yaşar yaşamaz karşıma bir pencere açılsa ve bana opsiyonlarımı sunsa ne bileyim hoş olurdu. bunun yanında bir de ctrl+z tuşu olursa yeme de yanında yat.

tercih etmek neden bu kadar zor? neden her tercih içinde keşke barındırıyor ve hiçbir insan içinde keşke bulunan bir hayat istemezken her anını keşkelerle geçiriyor? ya da ben neden bu kadar sorgulamak zorundayım her şeyi?

hayatta her şeyin bir nedeni vardır ve bu neden gerçekleşmeden olmaz hiçbir şey. ama iyi ama kötü, ama mantıklı ama saçma ama her koşulda bir neden sonuç örgüsünde işliyor hayat. ki zaten bu nedensellik yaklaşımı ardında ya da yanında koşulluluk durumunu da getiriyor. sen beni sev ben seni seveyim, sen benim için derste imza at ben de sana atayım. ben seni bugünlere kadar yetiştirdim ki bana yaşlılığımda bana bakasın...

kaçsak bu döngüden olmaz mı? ne bileyim sormasa kimse neden diye? her gelene eyvallah deyip kabul etsek? madem gelmiş hoş gelmiş desek olmaz mı? gündelik hayat denen hengamenin içinde ezilip gitmek zorunda mı insan? hayattaki belki de en temel nedeni aramak kafi değil mi onca gereksiz nedeni sormak yerine? neden bu hayattasın? ne için yaşıyorsun? ardında neler bırakacaksın? tamam bir dostoyevski gibi karamazov kardeşler'i falan yazmadın ve muhtemelen çok çok benim yaptığım gibi kıytırık bir blog ve sözlük yazarı olmaktan öteye de geçemeyeceksin hayatta ama bıraktığın izin illa ki başkaları tarafından gözükmesine gerek var mı? hayatta bir şeyleri etrafındakiler görsün, bilsin, duysun diye mi yapacaksın? cevabını bilmeye muktedir olman yeterli değil mi?

gördünüz işte yine başladı soru sarmalı. şimdilik esen kalın ben de sarmalın ucuna yetişeyim...

1 kez ağzı olan konuşmuş

yalnızca 48 kalori!

son dönemde çekilen reklamların çoğuna bitiyorum. kredi kartları ki az sonra onlara detaylıca değinicem o yüzden şu an sadece isim vermekle yetinmeyi kafi görmekte bu naçiz ellerim -nediyorumlanben--eğlenceliymişlanbunefesalmadanyazmaişi-.

ayça şen'i oldum olası severim, konuşma tarzı, radyo programı ne bileyim hoşuma gider. hani kel alaka olacak ama konuşma tarzında kendimi bulurum-ne oluyor lan ilan-ı aşk etmediğim kaldı bi-. en son çektiği uno light reklamı da diyet konusunda her ne kadar bugüne kadar hiç ihtiyaç duymasam da hislerime tercüman olmuş vaziyette. hakikaten yahu ne o öyle etrafındakiler porselen tabakları yalayıp yutarken sen yeşillikle falan yetin, sabah kahvaltısında kibrit kutusu denen diyet ölçü birimine uygun ebatlarda en yağsızından, yani tatsızından, bir başka ifade ile de tuzsuzundan, peyniri yanında benim kişisel tercihime uymadığından kötü olarak nitelendirdiğim şekersiz çayla kombinasyon yap. işkence lan bu. 6 nisan'da yani dün başlayacağını söylüyordu, bu dönemde bir dizi yeni reklam filmi ile karşılaşırız kanımca.

ama şunu da belirteyim, kadın televizyonda çıktığı programlarda bu kadar balık etli-kibarlığım üstümde evet- gözükmüyordu, seda sayan'ı bir deri bir kemik yapan kamera canım ayça şen'i duba etmiş-kibarlığım bu kadar olur anca hepi topu bir cümle süresi-.

reklamın ikinci versiyonunun dailymotion linkini bulamadığımdan ahan da bigumigu linki şimdilik sağlıcakla kalın ahali, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa!

0 kez ağzı olan konuşmuş

sonra görüşürüz

"sonra görüşürüz"...

her şey bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle başladı. oğlan "sonra görüşürüz" dedi, kız da "peki nasıl olacak o?". artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. oğlan aşık olmuştu, kız umursamıyordu. kız tıpkı oğlanla tanıştığında üzerinde olan rahatlıkla önemsemiyordu. altı üstü otobüste tanıştığı bir çocuktu ve bir gecelik ilişkiden daha fazlasını beklemiyordu.

oğlan ise tam tersini düşünüyordu. kız onun ezberbozanı olmuştu. bildiği herkesten farklıydı kız, standart kalıplar onu açıklamıyordu. sürekli yeni kalandı o. asla eskimeyen, geride kalmayan. ne zaman karşılaşsa, konuşsa yeni bir şeyler buluyor, sürekli bir şeyler keşfediyordu onunlayken. ezberini bu yüzden bozmuştu belki de. şöyle tanımlıyordu hadiseyi: "hani insan bir şeyi ilk kez yaparken kontrol beyninde sonra alışkanlık haline gelince de omurilik tarafından kontrol edilir ya işler. sende hiç böyle olmuyor, kontrol sürekli beynimde, alışkanlık halini almıyorsun bende. alma da zaten...".

aradan yıllar geçti, dönem dönem başka kızlar girdi oğlanın hayatına. ama asla kızdan geçemedi. unutamadı onu. hala yeniydi o. hiç eskimedi, hiç sıradanlaşmadı. hiç unutulmadı...

8 kez ağzı olan konuşmuş

mcdonald's'ta sıcak ve taze yemek yeme taktikleri v1.0


malumunuz gnçtrkcll denen zırva çıktığından beri eskiden kapısından baktığımız mcdonald's'lardan çıkmaz olduk. dışarda yenebilecek yemekler arasında eskiden listeye giremezken, en ekonomik yerlerden birisi oldu çıktı. ancak mcdonald's bu kişiye özgü hizmet yok, standart hizmet var. peki nasıl olacakta sıcak yemek yiyeceğiz?

eski bir mcdonald's çalışanı, 4 eğitimcisi olarak birkaç ufak tüyoyu sizlerle paylaşmak isteyerekten bazı yazar arkadaşların* gazıyla işbu postu tuşladım.

efenim, örnek menü seçelim kendimize, misal orta boy bigmac menü olsun. neler var menüde, 400 ml içecek, bigmac, orta boy patates kızartması. bigmac en çok tüketilen ürünlerden olduğundan adına production (hani kasacıların hamburgerleri aldıkları yer) denen kısımda muhtemelen hazır şekilde bulunacaktır. 10 dk tutma kuralı olsa da daha sıcak nasıl yersiniz özel ürün isteyerek tabi ki. big mac'in içinde neler var?

*club denen aradaki ekmeğin üzerinde mac sos, özel soğan, salata, 2 dilim turşu,
*taban denen alttaki ekmeğin üzerinde mac sos, özel soğan, salata, 1 peynir.

şimdi özel isteyecem diye gidipte turşusuz isterseniz, çakal production elemanı ürünü production'dan alıp, turşusunu çıkartıp ürünü yeni pakete koyup aynen gönderecektir. o zaman ne yapmak lazım? ha varlığı ha yokluğu belli olmayan özel soğanı olmayan ürün isteyin o zaman mecburen yeni ürün hazırlayacaklardır.

ya da isteyeceğiniz özel, kendinizin sonradan ekleyebileceği bir sos olsun. mesela, ketçapsız isteyin. kasalardan verilen ketçap ile üretimde kullanılan ketçap arasında tat olarak fark yoktur. alın ketçabı kendiniz sıkın keyfinize göre.

üründeki özel işini hallettiğimize göre sıra geldi patatese. malum patates kızartması sıcakken yemesi keyifli bir yiyecek. ama mcdonald's'larda sürekli sıcak patates bulunmuyor. ne yapmak lazım. önce kuralları bilelim. mcdonald's'ta patates 3 dakikada pişer, 7 dakika patateslerin durduğu yerde durma süresi vardır. 7 dakika sonunda kalanlar çöpe gider ama her ne kadar olursa olsun kabindeki patates bir süre sonra kötü olur. sıcak yemek istiyorsanız, tuzsuz patates kızartması isteyin. tuzsuz olsun dediğinizde, mecburen yeni kızartacaklar ve patates doldurmak için kullandıkları küreği yıkamak zorunda kalacaklarından daha hijyenik patates yemiş olacaksınız.

şimdilik bu kadar, v1.1'de görüşmek üzere...